Murat KAYACAN

 

Duyurular
Ana Menü
Anasayfa
Hakkımda
Tüm Yazılar
Köşe Yazıları
Hakemli Dergi Yazıları
Haksoz.net Yazıları
Politik Yazılar
Mizah Yazıları
Kavramlar
Çeviriler
Kitap Tanıtımı
Kitaplar
Konferanslar
Söyleşiler
Duyurular
İletişim
Arama
İstatistikler
Ziyaretçiler: 1643443
Anasayfa arrow Kavramlar arrow Düşünme süreci
Düşünme süreci PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 03 Aralık 2008

Düşünme bir ya da daha fazla duyu organının bir konu üzerinde yoğunlaşması ile olur. Sonra o, beyne iletilir ve sonra o konu ile ilgili bilgiye bağlanır. Önceki bilgi ile değerlendirmeden sonra düşünme süreci gerçekleşir.

Düşünce için gerekli bileşenler şöyle ifade edilebilir: Konu ya da konuya malzeme olan şey, duyular, beyin ve önceki bilgi. Bunlardan birisi yoksa, fikir olamaz. Bu süreci bir Japonca kitabı ele alarak açıklayabiliriz. Japonca okumayı bilen bir kimse eline bu dilde yazılmış bir kitap almış olsun. O kimse Japonca'nın grameri, harfleri hakkında bilgi sahibi olmasaydı, kitabın muhtevasından hiçbir şey elde edemeyecekti. Konu olan kitapta, görme duyusunun yöneldiği harfler ve beyne gönderilecek imgeler var ancak, öncel bir bilgi olmazsa kitap hakkında bilgi elde edebilmek mümkün olmaz.Günümüzde insanlar birbirlerinden bilgi elde ediyorlar. Fakat ilk insan bilgiyi nasıl elde etti? Yüce Allah, şöyle buyuruyor Hz. Adem hakkında: "Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi. Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi."(Bakara 2/30-31) yani evrenin yaratıcısı ilk insana Adem'e her şeyi isimlendirmeyi öğretti. Günümüzde Batı'da bilim adamları ve bilginler, zihnin ve bileşenlerinin ne olduğu konusunda net bir düşünceye sahip değiller. Bu nedenle Times dergisinde ya da dokümanter özelliği sahip yayınlarda, TVlerde, merak eden, tartışan ya da zihin hakkında fikir yürüten yazarları görmek mümkün. Batı 14. Yüzyılda İtalya'da başlayan ve 16. Yüzyılda zirvesine ulaşan entelektüel ve sanat alanındaki rönesansı ve kökenlerin 14. Yüzyıla dayanan fakat etkin bir şekilde kendisini 16 yüzyılda hissettiren Katolik Kilisesi'nin doktrin ve ibadetlerinde bir yenilik hareketi olan reformasyonu ve 18. Yüzyılda sanayi devrimini yaptıktan sonra, dünya aklın rolü konusunda bir değişim geçirdi.  Bilim dünyayı bize tasvir eder ancak arkasındaki amacı izah edemez. Bilim ve akıl geniş, uzun fakat derin değildir. Üçüncü boyut önemlidir. Dünyayı sadece bilim gözüyle görenler tek gözle dünyaya bakan adam gibidirler. Özellikle İ. Kant (1724-1804) Aydınlanma felsefesinin ahlak ve din için önemli bir problem yarattığının farkındaydı Bu noktada Kant bilimsel diye nitelenen bu akla, dine ve inanca kapı açmak için sınır koymayı gerekli gördü. Bu noktada Kant cevaplayamayacağımız soruların olduğunu vurguladı. Özellikle Tanrının varlığı, insanın özgür iradesi ve insanın ölümsüz bir ruhu olup olmadığı meselesinde sorularımızın cevapsız kalacağını söyledi. Çünkü ona göre bilgimiz sınırlıdır.  Aklımız belli katagoriler çerçevesinde çalışmaktadır. Bu katagoriler aklımızın sınırlarını belirlemektedir. İnsan evreni sadece bilimin verileriyle anlamaya çalışırsa, geniş bir bilgi birikimi ile çaba içine girmiş olur fakat evrenin varlık nedeninin kavramaktan uzak düşer. Arabayı güzel bir biçimde kullanabilir ama yön belli değildir. Bilim insana araçsal imkanlar sağlayabilir ancak bunlar insanın sadece beşeri yönüne rehberlik ederler(yeme, içme, barınma vb..) bunları yatay seyir olarak tanımlayabiliriz. Bundan yola çıkarak bilimin dikey seyri (insani yücelme)hedeflemediğini söyleyebiliriz. Zaten hedeflese yarı yolda kalacaktır. Yatay ve dikey bilgi boyutlarını meczedebilen insan ancak doğruyu bulabilir. Bundan bilimin verilerin kale almaya gerek yok anlamı çıkarılmamalı. Evren hakkında düşünmeye teşvik eden ayet-i kerimeler dikkate alındığında, din ile bilim arasında hedef farklılığı göz ardı edilmeksizin her iki bilgi de dünya ve ahiret için kullanılmalıdır. Akıl doğru kullanıldığında onun varlık nedenine uygun olarak insanoğlunun dikey hareketliliğine yol göstericilik yapar. mantık ve hak olan birlikte hareket etmelidir. Mantığı olmayan başarılı olamaz. Doğruyu bilmeyenin doğru düşünmesi de mümkün olmaz. Mesela Aydınlanma aklını eleştiren Frankfurt Okulunun önemli düşünürlerinden Max Horkheımer aklın tanımlanmasının güçlüğüne dikkat çekerek aklın fonksiyonlarından hereket ederek şu şekilde tanımlanabileceğini belirtmektedir. "Akla uygun şeyler yararlı şeylerdir. Makul insan da kendisine neyin yararlı olduğunu bilen insandır."55 Bu tanım "fıkıh" kelimesine tekabul etmektedir denilebilir. Fıkh, kişinin kendi lehine ve aleyhine olanı bilmesi şeklinde tanımlandığı gibi, görünen gerçeklerden yola çıkarak görünmeyen gerçekleri kavramak olarak da tanımlanmıştır. Ayrıca Kur’ânın fayda ve zarara yüklediği anlam da farklıdır. Fıkh kavramından yola çıkarsak, Kur’ân havanın sıcaklığını bahane ederek savaş için sefere çıkmaktan geri duranları cehennemin, sıcağının daha şiddetli olduğunu hatırlatarak uyarmakta ve "keşke fıkhetselerdi" ifadesini kullanmaktadır. Burada havanın sıcaklığı gerçeğinden (görünen gerçeklikten) cehennemin sıcağı (görünmeyen gerçekliğe)na vurgu yapışmakta bunu idrâk etmk de fıkhetmek olarak ortaya konulmaktadır. Kur’ân fıkhetmeyi (tefakkuh), aklın sadece bir fonksiyonu olarak ele almaktadır. Bu konudaki örnekler çoğaltılabilir. Ancak bilgiyi salt bir düşünme eyleminin sonucu olarak algılamak "cogito ergo sum"(düşünüyorum o halde varım) diyen Fransız matematikçi ve filozof Dekart'ın (1596-1650) girdiği çıkmaza götürür. O, insan düşüncesini mantık ve bireysel bilinç düzeyine indirir. Modern rasyonalist eğilim bütün gerçekleri onu anlama konusundaki sınırlılığına rağmen tanımlamaya çalışır. Özet olarak söylemek gerekirse, Aydınlanma ile birlikte sistemleştirilmeye çalışılan gerek rasyonalizmin, gerek kutsalı olmayan; seküler dünya görüşlerinin, gerekse felsefî sistemlerin tanımladığı akıl ile Kur’ânın ortaya koyduğu akıl oldukça farklılık arz etmektedir. "Rasyonalistler Allah'a inanmakla birlikte günlük hayatı belirleyen bir ilâhî irade kavramını kabul etmiyorlardı. İnsanın doğa üstü bir ışığa ihtiyacı olmadığını söylüyorlardı. " Aklın zihne indirgenmesi aslında hayattaki bölünme ve parçalanmanın da bir uzantısıydı. Felsefe, ahlâk, sanat, siyaset ve din birbirinden ayrılmıştı. Aslında "Akıl" mı "Vahiy" mi ayrımı daha şiddetli bir biçimde tam bu aşamada ortaya çıkıyordu. Her ne kadar aklı yüceltiyor görünse de Aydınlanma aklı sadece zihne indirgeyerek alanını daraltmaya çalışırken farkında olmadan aklı da güçten düşürmüştür. Aydınlanma değerlerden soyutladığı bilimsel aklı yüceltmeye çalışmakla aklı tek bir boyuta hapsetmiştir. Oysa Kur’ân’ın tanımladığı akıl ne salt intellecte hasredilmiş bir akıldır, ne de salt sezgi, duyum vesaireye hasredilmiş bir akıldır. Akıl sadece zihne indirgenirse duyuların insanın hayata bakışına etkisi de yok sayılmış olur. Çünkü âlemde zihni aşan şeyler de bulunmaktadır. Kur’ân ne materyalist/pozitivistlerin intellecte mahkum ettiği akıldan yanadır; ne de ruhbanların daima emre amade kıldıkları akıldan yana. Kur’ânın tanımladığı akıl, insanın bütün varlığını kuşatan bir akıldır.  Akıl insanı hakikate bağlar. O nedenle insanın en soylu kısmıdır. Kur'an-ı Kerim, zarara uğrayanların aklını kullanmayanlar olduğunu söyler (Yunus 10/100). Va la ya'kilun ya da va la yafkahun tabirleri aklın faal bir şekilde kullanımının önemini ortaya koyar. Vahiy akıl için rehberlik edici ve düzenleyici bir role sahiptir. Akıl kişisel bilinç seviyesinde tutkulardan beri değildir. O, insanı ilahi hakikatten alıkoyan bir araç haline de gelebilir.Komünistler, aklı tanımlamada doğruya çok yaklaştıklarını söyleyebiliriz. Onlar aklın, şeyin beyindeki yansıması olduğunu söylediler. Bu, öncel bilgiyi veren bir yaratıcı kabul etmeyi gerekli kılar. Komünizm, materyalizm ve evrim temeli üzere kurulduğundan, ve yaratıcının rolünü kabul etmediği için tutarlı olmak bakımından ilk bilgiyi de inkar etmesi gerekir. Komünist düşünce teorisi, beyin bilgi yansıtamayacağı için geçersizdir. O ayna gibi fonksiyona sahip olamaz. Bu nedenle beynin bilgi yansıtması kabul edilemez. İkinci olarak, bu varsayım, materyalizm ve materyalist evrimi kanıtlamak için ileri sürülmüş bir iddiadır. Üretim endüstrisindeki değişim ile ilk olarak 18. yüzyılda İngiltere'yi dönüştüren Sanayi devrimi ve bilimsel metotların kullanılması sonrası, ve ayrıca endüstri devrimine yola açan bilimsel yöntem düşüncesi, bilim adamlarını sadece bilimsel bilgiye bağlanmaya yönlendirdi. Bilim ve bilimsel düşünme yöntemi sadece fizik, kimya ve termodinamik gibi fiziksel ve maddi bilimlerle sınırlı değildir. Bunun yanında psikoloji, sosyoloji ve antropolojiyi de kapsar. Bilimsel yöntem düşüncesi kimya, gökbilimi ve fizikte geçerliyken, psikoloji ve sosyolojide geçerli değildir. Bilimsel yöntem incelenen konu hakkındaki ön fikirleri kale almaz sonra nesneyi çalışırken onun niteliğini ve görünümünü doğal ortamından alır ve analiz edilen unsurlardan formül ve sonuçlar çıkarır. Sosyoloji ve psikoloji ile diğer insanla ilgili bilimler göz önünde bulundurulduğunda bilimsel yöntem geçersizdir. Çünkü insanların davranışları inançları ile de ilintilidir. Bu nedenle insanların eylemlerini izleyerek sonuçlar elde etmek ya da genellemeler yapmak hataya götürebilir. Eyleme sevkeden düşünceleri, inançları, hayat felsefesini incelemeden elde edilen sonuç zan ifade eder. Ayrıca korku, açlık gibi mikroskop altına alınamayacak unsurlar vardır. Bu metot politik analizlerde ya da ilahi kuralları belirlemede geçersizdir. Bu nedenle bilimsel yöntem elle tutulur olanlarla sınırlıdır. Batılı pozitivist bilim adamları, bunu her alanda kullanırlar. Nihai sonucu elde etmek için de bu metot geçersizdir. Yaratıcı, biyologun araştırma kapsamına giremez. Örneğin Reşad Halife İslam akidesi konusunda bilimsel yöntemi kullanmak istedi. Matematik ilmini Kur'an-ı Kerim'e uyarlamaya çalıştı. Bunun için bazı ayetleri inkar etti. Çünkü Tevbe suresinin son iki ayeti onun Kur'an-ı Kerim ayet-i kerimelerinin sayısının 19 ve onun katları olduğu iddiasını/mucizesini(!) bozuyordu.* Sonra o resül olduğunu ve Allah'ın -haşa- diğer resüllerden onun resullüğü ile ilgili ahit aldığını iddia etti.Ancak Kur'an-ı Kerim'in bir matematik, bir kimya bir fizik kitabı olmadığı anlaşılmalıdır. Allah resülu insanları inceleme ve araştırmaya teşvik etti. Fakat helal ve haramlar konusunda insanın hüküm koyma yetkisi yoktu. Bazı müminleri görüyoruz ki belli ayetleri biyolojik bulgular doğrultusunda ve gökbilim çalışmaları yönünde ele almaya çalışıyorlar. Örneğin, Rabbimiz, Rahman suresinde "Yeri ve göğü bir sultan(güç) olmaksızın geçemezsiniz" (Rahman /33) buyuruyor. Süper güçler roketlerini ve uzay gemilerini icad ettiklerinde bazı Müslümanlar, bu ayeti delil alıp bu çabanın boş olduğunu ve gökyüzüne insanoğlunun çıkamayacağını söylediler. Suudi prensi Sultan, uzay gemisine bindiğinde bazı Müslümanlar şimdi göğün ve yerin sınırlarını geçmenin mümkün olduğunu ve bu sultanın Kur'an-ı Kerim'de bahsedilen sultan olduğunu ileri sürdüler. Bu ayetler ahiretten bahsediyor. Ceza gününden ne cinlerin ne de insanların kaçabileceğini vurguluyor. Kur'an-ı Kerim, bir bilim kitabı olmadığından onu bilimsel yöntem ile anlamaya çalışmak hatalı olur. Sorumluluğumuzu doğru anlamak için İslam'da düşüncenin rolünü ele almamız gerekiyor. İslam devleti hakimken, aklın hayatta oynadığı bir rol vardır. Batı şimdi insanlar için hüküm koyan demokrasi uygulayıcısı bir role sahip. Batı İslam devletine hücum ettiğinde Müslüman dünyadaki eğitimli insanları bayağı etkiledi onların zihinlerine hakim oldu. Bunun ilki (1275/1857) Osmanlı ceza hukuku bir yıl sonra kanunlar, haklar ve ticarette görüldü. Bunlar birden uygulanamadı. Ancak bu İslam dünyasındaki zihinsel değişimi gösteriyordu.Hz. Muhammed (sav)'den 1918'deki Abdülhamit'e yapılan darbeye kadar, İslam dünyası şöyle veya böyle dini değerleri dikkate alan yönetimler gördü. İslam dünyasındaki zihniyet değişimi bu gerçeğe bağlıdır. İslam iki bölümden oluşan bir yapı arzeder: Akide ve Sistem. Bunlar ilahi hükümlerin toplamıdır. İnsan Allah inancına ulaşmak için aklını kullanır. Akideye ulaşmak için aklın gücü son derece önemlidir. Yasalar genelde insanların karşılaştıkları problemleri çözmeye yöneliktir. İnsan yemeye, içmeye, uyumaya, giyinmeye ve kafasını sokacak bir yuvaya ihtiyaç duyar. Bu biyolojik ihtiyaçlar karşılanmazsa insan ölür. Aynı zamanda insan kendini korumaya ve sahip olduklarını kaybetmemeye çalışır. Evlenerek soyunu devam ettirmeye çalışır. Kendinden üstün olduğunu düşündüğü şeye tapma ihtiyacı hisseder. Bu ihtiyaçlar giderilmezse kaos meydana gelir. Bu ihtiyaçlarını gideremeyenler tepkilerini başka yollarla gösterirler. Bu nedenle onların giderilmesi kuralları gerektirir. İnsan yaşadığı yerde ve zamanda sınırlı olduğu için yaşar ve ölür. Gereksinimleri engellenirse iç kargaşa o toplumu bitirir. Uygun yasalar konur ve insanların ihtiyaçları doğrultusunda düzenlenirse insanlar memnun olurlar. Bu gerçeği dikkate almayan kanun koyucular kendi çıkarlarını ön plana çıkarttıklarından kaos patlak verir çünkü yasalar belli bir zümrenin varlığını korumaktadır. Ezilen kesiminde varlığını onların varlığına armağan etmeleri beklenir. Ancak insanı yaratan onun hakkında hüküm koyabilir, bu konuda ortaklık söz konusu olamaz(Yusuf 12/40) ve ilahi yasa bütün toplumlara hitap edebilecek bir yapıya sahiptir. Din tamamlanmış ve insanlar için Allah tarafından seçilmiştir.(Maide 5/3) bu ilahi metinler insanların biyolojik, içgüdüsel ihtiyaçlarına hitap edebilme kabiliyetine sahiptir.Bu nedenle zihnin rolü, hayatı düzenlemede Batıda olduğu gibi hüküm koymak değildir. Daha ziyade insan zihninin rejimlerdeki rolü, karşılaşılan problemlere ilahi metnin getirdiği çözüm yollarını bulmaktır. Kur'an-ı Kerim, evrende insanoğlunun karşılaşabileceği sorunları çözebilme kabiliyetine sahiptir. Fakat insan sınırlı olduğu için, bu yasalar kendine yararlı olması açısından net olmayabilir. Bu nedenle sorunlar üzerinde kafa yorulmalı, konu ile ilgili Kur'an-ı Kerim ayet-i kerimeleri üzerinde dikkatlice düşünülmelidir. Bu sayede sorunlara çözüm üretilebilir.Bugün ne yazık ki kendisini Müslüman zanneden insanlar ancak "Allah'ın varlığını kanıtlayamıyoruz ki; el kesmek, celde vurmak eski insanların uygulamalarıdır, günümüzde uygulamak mümkün değildir." şeklinde garip çelişkiler sergiliyorlar. Bu aslında insanların yaşadığı zihinsel değişimi de sergiliyor. Artık insanlar düşmanları gibi düşünmeye başlıyorlar. Bu zihnin önemli bir role sahip olduğunu gösteriyor. Aklın sınırları var. İslam insanlara Allah'ın gösterdiği şekilde kulluk etmelerini istiyor. Aklın sahip olması gereken rol anca bu sayede fonksiyonunu yerine getirebilir. Bu nedenle İslam akılla anlaşılır, Müslümanlar da İslam'ı anlamada aklın rolünü iyi kavramalıdırlar. Biz ancak akidemizi anladıktan sonra onu baz alan uygulamaları hayata geçirebilmek için var gücümüzle çalışırız. O sayede sorunlarımızı çözebileceğimize olan imanımız artar.Bu nedenle Kur'an-ı Kerim'e gittiğimizde aklın rolünü rahatlıkla görebiliriz. Kur'an-ı Kerim'de öncel bilgi olmaksızın anlaşılamayacak bilgiler mevcuttur. Bunlar Allah'ın zatı, şekli, elinin ve yüzü vb... şeylerdir. Bu, Allah'ın varlığını kanıtlayamayız anlamına gelmez. Ayrıca ilahi vahyin önceki peygamberlerden, insanlardan bahseden bölümleri vardır. Burada amaç, ibret vermek, Allah'ın her şeye gücü yeterliğini ortaya koymak ve onun birliğini vurgulamaktır. Kur'an-ı Kerim'in diğer bölümleri insanlığı ilahi akibete yönelik olarak düşünmeye teşviktir. Ve son yönü de ilahi hükümlerin günümüz problemlerini çözmek için uygulanması gereken unsurlar olduklarıdır. Ne yazık ki günümüzde Allah'ın varlığı konusunda vakit harcıyoruz, öte yandan onun gönderdiği hükümler dizgesini, hatta global gelişmeleri değerlendirebilecek İslami küresel politika açısını geliştiremiyoruz. Bu problemin altında akide ve şeriat noktasındaki üretimler ve bu doğrultuda yeterli çabaların gösterilmeyişinden kaynaklanıyor.Bu nedenle aklı yerli yerine oturtmalı, vahyin ışığında evreni, insani problemleri anlamaya ve aşmaya çalışmalıyız. Kaynakça1- http://fox.nstn.ca/~ihussain/IntellectInIslam.html2- http://muntadanet.net*Türkiye'de de Cenk Koray M. Kemal'in hayatının 19 rakamı üzere kurulu olduğunu yazmıştı.3- B. Sönmez, Din felsefesi açısından Hakim ve peygamber Hikmet ve Vahiy Münasebeti, Basılmamış Doktora Tezi, Konya, 1998  


  İlk yorumu yazmak istermisiniz
RSS Yorumları

Yorum Yaz
  • Lütfen yazı ile ilgili yorum yapın.
İsim:
E-Posta
Başlık:
Yorum:



Ek yorumların e-mail yolu ile bildirilmesini istiyorum

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.1

 
< Önceki   Sonraki >
© 2014 Murat KAYACAN
Joomla! is Free Software released under the GNU/GPL License.